Bilimsel gelişmelerin hızına kimse yetişemiyor!
Buna bağlı olarak da teknoloji geliştiriliyor doğal olarak.
İnsan bu;
Bilimsel gelişmelerin hızına kimse yetişemiyor!
Buna bağlı olarak da teknoloji geliştiriliyor doğal olarak.
İnsan bu;
Takvimler her 18 Mart’ı gösterdiğinde hüzün sarar benliğimi.
Aklıma mezun vermeyen liseler gelir.
Umut dolu yarınlarından özgürlük uğuruna vazgeçen yiğitler.
Durun! Durun!
“Denizi olmayan bir kentte inci mi olurmuş” demeyin.
Tabi ki Ankara’nın da incisi var.
Ankara’yı biz hep başkent oluşu ile anarız.
Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil eder.
Hâlbuki Ankara’nın başka özellikleri de var.
Sanat, bir milletin evrene bakış açısıdır.
Milletin geliştirdiği estetiktir.
Dünyayı algılayış biçimidir.
“Ayaş”Ankara’nın küçük ve şirin bir ilçesi.Kent merkezinin kuzeybatısında yer alıyor.Derin bir vadiye konuşlanmış.Nüfusu 13 bin civarında.Yerel seçimlerin olduğu yıllarda Ayaş’ın nüfusu artsa da kısa süre içinde yeniden eski sayıya düşerek denge sağlıyor.İlçenin isminin, Toroslarda yaşayan bir Türkmen oymağından geldiği söyleniyor.Türkçe kökenli yani.Ayaş’ın bazı köy isimleri de bunu destekler nitelikte.Afşar, Kargın, Bayat, Peçenek gibi yer isimleri bu güzel ilçenin bir Oğuz yerleşimi olduğunu gösteriyor.
İlçe; “Ayaş domatesi” ve “Ayaş dutu” ile ünlü.Bu iki ürün, Ayaş’ın coğrafi işaret almış ürünleri.Tüm Ankaralılar, Ayaş domatesinin kokusunu ve lezzetini bilir zaten.Tabi ki Ayaş dutu da her haziranda sofralarımızdadır.Benim anlamadığım nokta ise;Bu güzel kokulu domateslerin salça markasına neden dönüşmediğidir.VeyaAyaş’ dutundan imal edilmiş yiyecek ve içecek ürünlerini neden satın alamadığımızdır.Markalaşmış Ayaş ürünlerini yani.Ayaş’a özgü ürün potansiyeline tiftik keçisi yünlerinden yapılmış tekstil mallarını da katalım.Çünkü Ayaş’ta tiftik keçisi hayvancılığı günümüzde de sürüyor.
Ayaş’ın en önemli potansiyeli ise turizmdir.Özellikle kaplıcalarından ötürü termal turizm.Geleneksel dokusunun bozulmamış olmasından dolayı da kırsal turizm gelişmeye açıktır.Domatesi, dutu, kirazı, tiftik keçisi ve bunların üretim süreçleri bir kültür şenliğine dönüştürüldüğünde eminim Ayaş, bir çekim odağı olacaktır.Bu turizm süreçlerine yerel, kültürel, geleneksel oyunlar ve diğer dokular da katılmalı doğal olarak.
Barbar sözcüğü; çok eski bir kavramdır.Roma ve Bizans döneminden beri kullanılıyor.Anlamı “Yabancı” demektir.Romalılar, kendilerinden olmayanlar için kullanıyorlardı bu kavramı.Hunları, Gotları, Frankları, Saksonları, Vizigotları, Vandalları, Avarları ve benzer milletleri tanımlamak için kullandılar.Barbar, uygar olmayan demekti aynı zamanda.
Roma İmparatorluğu’nun ve şehir devletlerinin ekonomisi kölelik düzenine bağlıydı.Üretimi köleler yapar, tüketimi de efendileri yapardı.Kendilerini “uygar” olarak tanımlıyorlardı.Köle düzeni kurup insan ticareti yapanlar “uygar” yani.Diğerleri ise “barbar”, “yabancı”, “vahşi”.
Yani bir anlamda;Savaşları kazanan güçlü yabancılar barbar olarak görülmüştür.Yabancılardaki o gücü ise, çoğunlukla o dönemin askeri yenilikleri besliyordu.Aslında, her şey atın ehlileştirilmesiyle başladı.Son arkeolojik buluntular;Atların Kazakistan bozkırlarında evcilleştirildiğini gösteriyor.Milattan Önce 2200 yılında Akmola’da insan ile atın ortak macerası başlar.Hâlbuki insanların atlarla tanışması daha eskilere dayanır.Otuz bin yıl kadar eskilere.O zamanlar at, eti için avlanırmış.
Elektronik ticaret her geçen yıl biraz daha artıyor. Bu durum; teknolojinin insan hayatında her geçen gün daha etkili olduğunun göstergesi.Elbette öyle olacaktı.Teknoloji insan yaşamını kolaylaştırır çünkü.İnsan ise, yaşamını kolaylaştıran her unsura yönelir.Ne yani;Tekerleğin keşfedilmesinden sonra onu kullanmak istemeyenler olabilir mi?Bilmiyorum.Olabilir belki!Ancak bir nedenden dolayı teknolojiyi görmezden gelenlerin geleceği kaybedeceği kesindir.İnternet keşfedilip toplumda yaygınlaştığından beri insan yaşamı keskin değişikliğe uğruyor.Sosyal medyayı ve etkilerini bir tarafa bırakıyorum.İnternetin ticarette kullanımına değineceğim bu gün.
Evet, e-ticaret her geçen gün artıyor.Dünya nüfusunun neredeyse üçte biri internet üzerinden alış-veriş yapıyor.Bu yaklaşık üç milyar insan demektir.Dünyada e-ticaret pazarı ise altı trilyon doları geçmiş durumda.Türkiye’de de durum farklı değil.İnternet üzerinden alış-verişe biz de alıştık.Geçen yıl itibariyle; internet üzerinden yapılan ticaret seksen milyar doları geçmiş durumda.Bu alışkanlıkta pandemi döneminin etkisi büyük doğal olarak.
Şimdilerde yemekler bile ayağımıza geliyor.Hâlbuki evlerde ocağın tütmesi bizim için önemli bir kültür ögesi.Olsun!Biz ocağımızı da tüttürürüz, teknolojiyi de kullanırız.İşin püf noktası belki de orasıdır.E-ticaret rahatlığının yanında bazı sorunları da beraberinde getiriyor doğal olarak.Dolandırıcıların da interneti kendi kötü emelleri için kullanabileceğini unutmamak gerekir.İlgili kurumlar elbette önlemlerini alıyorlar.Ancak birey olarak bize de bazı görevler düşüyor.
Anadolu’nun kadim topraklarından bereket fışkırır.Bir atasözümüzün ifade ettiği üzere; nasıl ki “İşleyen demir ışıldar” ise,Anadolu toprağı da işlendikçe bereketlenir.Tıpkı Aşık Veysel’in, “Benim sadık yârim kara topraktır” deyişinde görüldüğü gibi.Bu topraklar her dönemde bereketini göstermiştir.Tabi ki görmesini bilene.Bereketin emekten geçtiğini fark edebilene.Kıymetini bilene…
Anadolu’nun her köşesi bir bereket,Suyuyla, ormanıyla, hayvanıyla, çiçeği ile.Tarihiyle, kültürüyle.Aşığı ile Ozanı ile.Bozlağıyla, Türküsüyle.İnsanıyla, insanlığıyla.İşlemesini bilene.
Yolum Anadolu’nun kavruk topraklarına düştü.Ahi Evran’ın, Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş Veli’nin yaşamış olduğu topraklara.Kapadokya bölgesine.Nevşehir’in, Kırşehir’in, Aksaray’ın, Niğde’nin, Kayseri’nin dâhil olduğu turizm bölgesine.Bu gün;Kültür turizminin şahlandığı bu yörenin başka bir değerinden bahsetmek istiyorum.Kısa adıyla KÜN’den.Kapadokya Üniversitesi’nden yani.Bir vakıf üniversitesi.Kurucusu Türk edebiyatının ünlü kalemi Alev Alatlı.Geçen yıl kaybettiğimiz Sayın Alatlı’yı rahmetle anıyorum.Meslek yüksekokulu olarak başlayan eğitim hamlesi, üniversiteye evrilmiş.KÜN çağdaş bir üniversite olmasının yanında çok farklı özelliklere de sahip bir eğitim kurumu.Ülkenin dinamik sektörleriyle iş birliği içinde eğitim veriyor.Ulusal sanayinin ihtiyaç duyduğu nitelikte ve nicelikte uzman yetiştirme kaygısında.Uluslararası nitelikte ancak yerel milli unsurlardan da güç alıyor.Ahilik Sistemi’ni çağa taşıma gayretinde kanımca.Uyguladığı eğitim sistemini; “Akıl”, “Ahlak”, “Adap” ve “Adalet” kavramları üzerine oturtmuş.Hatta;
Evet!
Sofralarımızı süsleyen pilavdan bahsediyorum.Annelerimizin sofralarının vazgeçilmezi pilavdan.Pirinçten, bulgurdan ya da şehriyeden yapılan,Yöreden yöreye onlarca çeşidi olan pilavdan bahsediyorum.
Pilav deyip geçmeyelim lütfen.Pilav kökeni çok eskilere dayanan bir kültür ögesidir.Kim bilir, belki de tahılı ilk yetiştiren çiftçilerdir pilavı pişirenler.Pilavın o kadar eski bir yemek olması beni şaşırtmaz doğrusu.
Venüs,
Güneş’in etrafında dolanan sekiz gezegenden biri.
Dünya'dan hemen önceki ikinci gezegen.
Türkiye büyük bir ülke.
Coğrafyasıyla, kültürel birikimiyle, nüfusuyla, potansiyeliyle.
Milletinin en az beş bin yıllık tarihiyle.
Ankara’da yaşayan Kırşehirliler çok heyecanlıydılar.
Kırşehirli Dernekler Federasyonu’nun 9. Olağan Genel Kurulu vardı.
Kırşehirliler sanki hep birlikte Ankara’ya gelmiş gibiydi adeta.
Dengesi bozulmuş ekonomilerde müşteri olmak zor!
Müşteri, günümüz deyimiyle tüketici, satın aldığı ürünün kalitesinden ve fiyatından emin olmak ister.
Bu doğaldır, ticaretin gereğidir zaten.
Başlık sizi şaşırtmasın.
“Hiç ayıplı mal” olur mu?” diye düşünmeyin. Ya da; mal hiç “Ayıp” eder mi? Evet haklısınız? Mal, yani ürün ayıp etmez. Ancak, o malı üreten, satan ayıp edebilir. Hatta tüketen bile, malı değerinden daha düşük fiyata almak isteyerek ayıp edebilir. Tabi ki dürüst çalışan, hilesiz üreten, tartısı doğru çalışan üretici, esnaf ve tüccarlarımızı ayrı tutuyorum. Onlar ahi ruhlu ticaret kişileridir.
“Ayıp” kelimesi Türkçede birbirine benzer iki anlama gelir. Birincisi; töreye uygun olmayan, utanç verici anlamındadır. İkincisi ise; eksik ve kusurlu olan demektir. Aslında ikisi de birbirine yakın anlamdadır…
Kitap kurdu olmak kolay değildir.
Emek ister, zaman ayırmak ister.
Daha da önemlisi kitabı yaşamın bir parçası yapmak ister.
Hemen cevap vereyim. Evet patlayabilir! Çünkü Hasan Dağı volkanik bir dağ. Yanardağ yani. Bakmayın siz öyle uslu uslu durduğuna. Aslında uykuya yatmış, patlayacağı günü bekliyor. Tıpkı Vezüv Yanardağı gibi. Veya günümüzde sürekli haber bültenlerinde patladığını işittiğimiz Etna Yanardağı gibi. Biliyorsunuz bu iki yanardağ, İtalya’nın yıldızları.
Dünya’da patlamaya hazır bekleyen on bin yanardağ var. Bunlara bilim insanları aktif yanardağlar diyorlar. Bu yanardağların ne zaman harekete geçecekleri belli değil. Belki hemen şimdi, belki de yüzlerce hatta binlerce yıl sonra. Aktifliklerinin kriteri ise, tabanlarında hala magmaların bulunmasıdır. Yer kabuğunun bir şekilde kırılmasını bekleyen magmaların.
Yer kabuğu nasıl mı kırılacak? Belki bir depremle, bekli büyükçe bir heyelan ile. Belki de Dünyanın derinliklerinden gelecek her hangi bir etkiyle…
Ankara.
Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti. Türklerin bağımsızlık savaşının yönetildiği yer. Seğmeniyle, Müzeleriyle, Üniversiteleriyle, Sanayisiyle, Eğitimli nüfusuyla, Kültürüyle, Bozkırın ortasında açan bir çiçek gibidir Ankara.
Ankara tavası kadar, Angora tavşanı da ünlüdür. Unutulmaya yüz tutsa da; Kömbe ekmeğinden, ketesine, Omaçından, Beypazarı baklavasına nice ürünleri vardır Ankara’nın.
Hiç düşündünüz mü? Sabahları olmasaydı ne olurdu? Hep gece olsaydı, Güneş hiç doğmasaydı…
Bu durumu çok az insanın düşündüğünden eminim. Çünkü bizler alışkanlıklarımızın esiri olmuş canlılarız. Biz insanlarda yaşam rutine bağlanmıştır. Biyolojik saatimiz hep işler. Sabah olur, ortalık aydınlanır. Uyanırız, işimize gideriz.
Gün batar, akşam olduğunun farkına varırız ve evimize gideriz vs. Mutlu da oluruz bu rutin içinde. Eğer ihtiyaçlarımızı karşılayabiliyorsak. Oluşturduğumuz rutin konfor alanımızdır. Öngöremediğimiz travmalar olmazsa eğer bu döngü devam eder. Gidebildiği kadar. Belki de ömrün sonuna kadar.
“Evrenin en kıymetlisi nedir?” diye sorsam.
Acaba nasıl cevaplar alırdım?
Ben cevabımı hemen yazayım.
Kazım Karabekir Paşa’yı hepimiz biliriz. Bir vatansever Osmanlı Paşası. Birinci Dünya Savaşı’nda ülkesini cepheden cepheye savunan asker. Kurtuluş Savaşı’nı başlatan kahramanlarından. Doğu Cephesi’nin başarılı komutanı. Sarıkamış, Ardahan, Kars, Artvin ve Batum’u yeniden vatana katan kahraman. Aldığı emre rağmen Mustafa Kemal’i tutuklamayıp, emrine giren vatansever…
Ben Kazım Karabekir Paşa’nın ne askeri yönüne, ne de siyasi yönüne değineceğim şimdi. O ve diğer yönleri başka makalelerin, başka kitapların, başka söyleşilerin konusu. Ben şimdi; onun “Sanayi Gürbüzleri’nden” bahsedeceğim. Savaş yıllarında, yetim, öksüz ve çaresiz kalan çocuklara dokunuşundan bahsedeceğim.
Osmanlı Devleti’nin son yirmi beş yılını gözünüzün önüne getirin lütfen. Kos koca bir devletin parçalanışını görürsünüz. Balkan savaşlarını görürsünüz. Türkün örtülen bir soykırıma uğrayıp Anadolu’ya sığınışını görürsünüz. Devletin, Birinci Dünya Savaşı’na girişini görürsünüz. Yenilgileri, isyanları, ihanetleri, yoksulluğu görürsünüz. Sevr Antlaşması’yla yurdun işgalini görürsünüz…
İnsan ihtiyacı söz konusu olunca birçok kavram devreye girer. Üretim, tüketim, kalite, pazar, fiyat gibi… Bu kavramları çoğaltabiliriz.
Ben bugün kaliteden bahsetmek istiyorum. Özellikle de Ahilik Sistemi’ndeki kalite anlayışından.
Kalite, bir ürünün karşılamak üzere üretildiği ihtiyacı karşılama oranına denir. Bu tanım çok mu bilimsel oldu? Ya da çok mu donuk geldi? Tanımı açayım o halde. Tüketiciyi memnun eden ürün kalitelidir. O ürün, hem ihtiyacı karşılamalı, hem de makul bir fiyatı olmalıdır. Müşteriyi üzmemelidir yani.
Çağdaş ekonomilerin önemli kavramlarından biridir verimlilik.
Özellikle de gelişmekte olan ekonomiler için vazgeçilemez kavramdır.
Üretimde katma değer yaratmayı doğrudan etkiler.