Süreyya Terzioğlu

Süreyya Terzioğlu

Bir yıldız daha düştü

Gün geçmiyor bir hüzünlü haber almayalım. Edip Akbayram gibi kıymetli bir üstattan sonra şimdi de Kuzeyin oğlu düştü hayatımızdan bir yıldız misali.

Kayıp giden tüm hayatlar acıdır tabii hele de helvası sizin evinizde kavruluyorsa. Gelin görün ki bu kayan yıldızlar bilim insanı, sanatçı, askerimiz, çocuk gibi bir değer taşıyorsa kayan yıldız çok daha büyük boşluk bırakıyor ardında. Yine bakıyorsunuz ihmaller silsilesi, saçma sapan duyarsızlıklar ve iş bilmezlik iş başında. Volkan Konak gibi dev bir sanatçı konser veriyor ve adam gibi düzenlenmiş bir organizasyon yok. Sağlık ekibi yok. Olası felaketler için bir tedbir yok. Yok oğlu yok.

Peki, geride bıraktığı sadece milyonlarca seveni mi? Ya ailesi. Onlar bu ihmaller yüzünden canlarını kaybetmenin, yok yere onsuz kalmanın hesabını kime soracak? Belediyeden mi? Organizasyon firmasından mı? Sağlık Bakanlığından mı? Kimden? Ülkemizin bu cahillik üzerine verdiği kaçıncı kayıp Allah aşkına?

Yazının Devamı

NEREDEN NEREYE?

Dün minik bir alışverişten sonra arkadaşlarla bir araya gelip Batıkent Meydan da yeşilliklerde buluşup, biraz nefeslenmek istedik. Kuş sesleri, mis gibi bir hava. Hanım hanımcık teyzeler, amcalar oturmuş keyfiyle sohbet ediyorlardı. Ne güzel bir ortamdı. Özlüyor insan böyle sıcacık ortamları. Hatta güneş gibi gülümseyen bir teyzeye yaklaşıp sohbet ettik. Eskilerden bahsettik. Derken hemen arkamızda bir kıyamet koptu. 5 belki 6 genç kız, belki çocuk, taşkınlık yapıyorlardı. Birbirlerini meydanda bulunan küçük havuzun içine atıyorlar sırılsıklam çıkıyorlar sonra diğer arkadaşlarını atıyorlardı. Her birinin üstündekiler ıslanınca ve sıyrılınca hoş olmayan görüntülerde ortaya çıktı. Haliyle sohbetimizin seyri zamane çocuklarına ve onlar için kaygılanmaya döndü.

Ne oluyor bu gençliğe derken, havuzun kenarına dizilmiş cam sınırlandırmalar ve üzerinde defalarca yazılmış olan “cam kırılır” uyarısına rağmen o incecik cam üzerine oturan kızlar herkesi kaygılandırdı. Kızların yanına koşarak uyarmak ve yaralanmalarını önleme ihtiyacı hissettim. “Yaralanırsınız çocuklar suya girmenizde tehlikeli olabilirdi, üzerine oturduğunuz cam kırılabilir, yaralanabilirsiniz, kalkın buradan" uyarım karşısında "Ne yapacaksın teyze, sana ne, sana mı soracağız ki nereye oturacağımızı. Annem misin babam mısın?” karşılığı geldi. Hiç şaşırmadım çünkü pırıl pırıl , terbiyesini almış, nazik, saygılı gençlerimiz kadar böyle edepten bi haber gençlerimiz de var. Onlar adına utandım. Geleceğe böyle çocuklar, nesiller yetiştiren büyükler adına da. "Ben bu ülkenin bütün çocukların annesiyim. Ülkemin her çocuğunun canının yanmasına engel olmak, uyarmak benim en insani görevim. Senin buradan kanlar içine hastaneye kaldırılmanı, bir anne olarak görmek istemedim. Annen de böyle bir şey yaşasın istemedim. Ve böyle edepsiz bir gençlik sizin değil, size terbiye veremeyen anne babaların hatası” dedim. Kızlardan ikisi çok mahcuptu ve özür dileyip oturdukları yerden kalkıp uzaklaştılar. Diğerlerinin yanından da ben uzaklaştım. Hala uzaktan bir şeyler söyleyip kahkaha atıyorlardı.

Biz o hanım teyzelerle eski bayramlardan bahsediyorduk ama sadece bayramlar değil edep, saygı, tevazu da kalmamıştı. Ne oluyor acaba? TV başından kalkmayan, bilinçsiz anne babalar, bilinçsiz ebeveynler ve sonuç ortada.

Yazının Devamı

Mamak Belediyesinden bir güneş doğmuş

Dün Mamak Belediyesinin başkan yardımcılarımızdan biri olan Sibel Emre Başkanımla beraberdik makamında. Odasına girer girmez aldığım o güzel enerji, sohbet ettikçe, hakkında daha çok bilgi edindikçe, bendeki yerini hayranlığa ve artan saygıya bıraktı.

Hep dediğim gibi; hangi işi yapıyorsak en iyi şekilde yapmalıyız. Fırıncıysan en iyi ekmeği, öğretmensen en iyi dersi, doktorsan en iyi tedaviyi uygulamak için çaba sarf etmeli ve bu şiarda olmalısın. İşte bu örnek kişiliklerden biri de Mamak Belediyesinin değerli başkan yardımcılarından ve tek kadın başkan yardımcısı olan Sibel Emre Hanım…

Aslında optisyen olan Sibel Başkan, birçok optik mağaza şubesi olmasına rağmen o şubelerini küçültmeyi ve çevresine faydalı olabileceği pozisyonları tercih etmiş, yardımsever ve lider ruhlu bir kişilik. Çocukluğundan beri çalışmayı ve üretmeyi seven, kendisine ve çevresine faydalı olmak gibi bir ilkesi olan başarı örneği kadın yöneticilerimizden biri. Sibel Başkan yaptığı çalışmalarda görüldüğü üzere yalnız kadına değil çocuğa ve aileye de değer veren, ailenin korunmasındaki güzel düşüncelerini eyleme dökmek için uzun soluklu bir yola çıkmış. Sarf ettiği emeğinin Mamak Belediye Başkanımız Veli Gündüz Şahin tarafından fark edilmesiyle birçok konuda yetkilendirilmesi güzel bir ahde vefa örneği tabi. Üstlendiği bütün görevlerinin başarıyla ama severek, bıkmadan usanmadan, yılmadan, yoruldum demeden üstesinden gelmesi bir kadın olarak beni çok gururlandırdı açıkçası.

Yazının Devamı

Biz bu kadar hassas mıydık?

Bakıyorum son birkaç gündür gündem yine belimizi kıran ekonomi, sokaklarda özgürce ve güvende dolaşamayan; çocukların öldürülmesi, kaybolması ya da taciz edilmesine çözüm aramak değil. 6284 Sayılı “kadının beyanı esastır” kanun maddesinin tam işletilememesinden de kaynaklı kadın cinayetlerinin önlenmesine çözüm aramak da değil.

Caydırıcı olmayan cezalar yüzünden suç makinesine dönen eşkıyaları adam etmek de değil. Şehitlerimizin toprağa düşerken, bağrımıza kor ateş düşürmesi ve onlara layık anmaların unutulması da değil. “Terörsüz Türkiye” derken 40 yıl bekledikten sonra birden bire ve sözcü olarak seçilen bir kuklaya açıklama yaptırılan, artıları eksileri tartışılmadan ve Türkiye’nin terörü bitirecek güçte olmadığı imajı veren bir senaryoyla, konuları hızlıca geçirilirken; gündem birden İMAMOĞLU oldu ve herkes ayakta. Sokaklar karıştı. İnsanlar yaralandı, yüzlerce göz altına alınma oldu.

"Suç örgütü yöneticisi olmak, suç örgütüne üye olmak, rüşvet, nitelikli dolandırıcılık, kişisel verileri hukuka aykırı elde geçirmek, ihaleye fesat kaçırmak, irtikap" (kamusal görevli adam çıkarma, adam kayırma) gibi suçlardan alıkonulan ve sorgulanması başlatılan Sayın İmamoğlu operasyonu ile sokakların karıştırılması beni hayrete düşürdü. Biz bu kadar hassas mıydık yahu?

Yazının Devamı

Çanakkale destanı ve değerlerimiz

Her kim bu aziz Türk milletinin; aynı anda dört mevsimi yaşatan harika doğasıyla, toprağa düşerken gül kokusuyla, o aslan gibi yüreğindeki vatan aşkıyla hiç düşünmeden cepheye koşan askeriyle, siviliyle, üreten çiftçisi, emekçisi, işçisiyle, yalnız branş dersin değil, insan olmayı öğretmenin de derdine düşen eğitimcisi, doktoru, korkusuz ve vatan sever adalet savaşçısıyla, çocuğuna atasını, bayrağını Atatürk’ünü öğreten anası, eşine yavrusuna kol kanat geren babasıyla varlığı ve yükselmesi için emek vermiş ve veriyorsa önünde saygı ve minnetle eğiliyorum.

Her kim ayağındaki bir çift çorabı yalın ayak kalma pahasına, son ekmeğini ,silahını iki kuruş ta olsa son parasını sorgusuz sualsiz, atasının söz vermesine rağmen asla geri almayı düşünmeden canıyla malıyla toprağı için, o nazlı nazlı dalgalanan bayrağı için emek veren her ferdinin önünde saygıyla minnetle eğiliyorum.

Çok güzel bir tarih ki her yıl dönümünde kahramanlıkları anlatılırken , gururlandığımız ve şeref duyduğumuz, gözyaşlarımıza hakim olamayıp ağladığımız o destanlardan bir de ders alsak…

Yazının Devamı

Zafer Partisinden İmralı tepkisi: MHP, milliyetçi tepkileri baskılamak için kullanılıyor

Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’ın tutukluluğu hakkında sert açıklamalar yapan Karamahmutoğlu, “Zafer Partisi’nin yürütmüş olduğu muhalefet, doğrudan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin politikalarını çökerten bir muhalefet” derken CHP’yi de eleştirdi. CHP’nin de zaman zaman AK Parti ile aynı çizgide durduğunu söyleyen ve özellikle yasa dışı kaçak nüfus ve düzensiz göç konusunda diğer muhalefet partilerinin yeterince ses çıkarmadığını iddia eden Karamahmutoğlu, bu konuda tek itiraz eden ve mücadele eden partinin Zafer Partisi olduğunu vurguladı.

22 Ekim’de Devlet Bahçeli’nin yaptığı açıklamayla başlatıldığı iddia edilen sürece ilişkin ilk esaslı itirazı da Zafer Partisi ve lideri Ümit Özdağ’ın yaptığını belirten Karamahmutoğlu, gerçekte sürecin 22 Ekim’de başlamadığını, zaten üzerinde anlaşılmış ve tamamlanmış bir mutabakatın kamuoyuna duyurulması olduğunu söyledi. Zafer Partisi olarak hükümetin bu sürecine itiraz ettiklerini, adeta “pişmiş aşa su kattıklarını” ifade eden Karamahmutoğlu, bu itirazın toplumda da karşılık bulduğunu ve bugün yapılan anketlerde halkın yüzde 65’inin terörist başı Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılmasına ve PKK’lı mahkûmların salıverilmesine karşı çıktığını vurguladı. Karamahmutoğlu, Genel Başkan Ümit Özdağ’ın da bu süreç sebebiyle susturulmak istendiğini ve tutuklandığını belirtti.

Sürecin nasıl sonlanacağına dair soruya geçmişteki çözüm sürecinden referans göstererek cevap veren Karamahmutoğlu, “Birinci çözüm sürücünün duvara toslamasının sebebi, ayrılıkçı Kürtçü siyaset tarafının küstahlaşmasıydı. Şehir merkezlerinde otobüslerin üzerine çıkan PKK’lı teröristler zafer turları atıyorlardı. Habur’da kurulmuş olan çadır mahkemelerindeki, teslim olmaya gelen teröristlerin, keza pişmanlık göstermeyen teröristlerin küstahlıkları vatandaşı rahatsız etmişti. Sevinen ve üzülen tarafa bakıldığında, o çözümden kimin kazançlı çıktığı, kimin kaybettiği açıkça anlaşılıyordu.” Diyerek sürecin AK Parti’ye seçimlerde zarar vereceğinin görülmesi üzerine sürecin sonlandığını aktardı.

Yazının Devamı

Süreyya Terzioğlu ile Ankara’nın lezzetleri Beykoz Ümitköy'de

Uzun zamandır aradığınız lezzetler vardır hani! Bir arkadaş grubunuzla ya da ailenizle birlikte karnınızı doyurmanın dışında beklentinizin olduğu bir yer.…

Hava atmak istercesine bir yer düşünürsünüz. Hem lezzetiyle ve sunumuyla sizin damak zevkinizi ortaya çıkaracak, hem de personeli ve işletme sahibinin kaliteli hizmet anlayışı ile referans olacağınız bir mekân. İşte tam da öyle bir yerden bahsediyorum. Benim de yakın dostlarımı yemeğe götüreceğim zaman Beykoz Ümitköy’ ü tercih etmemin sebebi de tam da bu işte! Beykoz Ümitköy’de olmaktan büyük mutluluk duyduğum, misafirlerimi hakkınca ağırlayabildiğim bir restoran.

Hele de bazı öne çıkan lezzetleri var ki; özelliklerini sahibi Atıf Emeni’den dinleye dinleye öğrendiğim, ille de denemek lazım gelen.

Yazının Devamı

Bafra’nın adı tadı Niyazi Kesim

Ramazanda bir başkadır lezzetli sofraların kurulması ve donatılması hele hele paylaşılarak tadına varılması…Günün anlam ve önemine değer katar.

Peki Ankara’nın bu lezzetleri arasında bir de namı ile , tadı ile tanınmış bir lezzet var desem. Aklınıza gelen isimler arasında kimler olur? İlk sıralardan birinde mutlaka Niyazi Kesim olur…Ben ve yeniankara.com.tr nin başarılı muhabiri Tuğba Sarıkaya dün Niyazi Kesim RESTORAN da buluştuk. Ve işlerimin yoğunluğundan uzun zamandır tadamadığım o muhteşem lezzeti bir de muhabirimize denettirdim. Sayemde Tuğba Hanım da BAFRA PİDESİ ile tanışmış oldu. Daha ilk lokmada elindeki çatalı bıçağı bırakıp pideye gömülen muhabirimiz, izlenmeye değerdi doğrusu. Öyle ki; hem ben, hem işletmenin genç dinamik ve bir o kadar da mert ve güzel yürekli işletmecisi Hazar Kesim, peş peşe teşekkürlerimizi aldık kendisinden.

Var elbette Ankara’nın güzel pidecileri ancak bu başka bir pide; o çıtır çıtır hamuru ve ağızda dağılan iç kıyması ile bir porsiyonun asla yetmediği lezzet bir başkaydı. Pide üzerine bırakılan o mis kokulu tere yağı ile harika bir uyum yakalanırken , bir de “Bu ayransa bizim içtiklerimiz neydi ?“dedirten doğallığıyla ,kıvamıyla fark yaratan ayran ile ohh be dediğiniz bir an yaşatıyor sizlere. Tabi karnımız doyup, damaklarımız şenlenip, kendimize gelince merak edip sorduk. Nedir bunun diğer pidelerden farkı? Kolay beğenmeyen bir gurme olarak aylardır tadı damağınızda kalan bu pidenin sırrı nedir acaba? Aldığımız cevap bizi hiç de şaşırtmadı. Bir kere Bafra’da bulunan kendi çiftliklerinden gelen etlerle hazırlanıyormuş pide içi. Kullandıkları eti, sütü, yoğurdu kendi çiftliğinden geliyormuş bir kere. EE daha ne olsun? Ama bu yetmiyor tabi, hamurun mayası neden farklı? Yumuşak hamur değil sanki kızartılmışçasına çıtır çıtır ve lezzetli. Ekmeğini mayalama tarzıymış bu lezzetin sırrı. Midenizde mayalanmaya devam eden değil, bilakis mayasını tamamlamış ve yeter miktarda kullanılmasıyla yıllardır süregelen el işçiliği…

Yazının Devamı

Bir günlük hatırlanmaya hazır mısınız?

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü yaklaştı, herkeste bir hummalı çalışma başladı. Sivil toplum kuruluşları, belediyeler, siyasi partiler, bazı kurum ve kuruluşlar aynı anda başladılar çalışmaya. Kadın cinayetlerinden tutun, eşitsizlik konularına kadar kadın ile ilgili her konuda yorumlar, temenniler peş peşe sıralanacak yine.

Peki, ne değişecek? Bu kadar çaba acaba yerini bulacak mı? Hepimizin kanayan yarası olan kadın cinayetleri son olacak mı mesela? Daha iki gün önce yol verme tartışması bahanesiyle defalarca bıçaklanarak öldürülen gencecik taksi şoförü için de adalet gelir mi?

Derdimiz sadece senenin bir tek günü hatırlanan ve unutulan kadınlar ve kadın cinayetleri mi? Yoksa aslında dejenere olmuş, artık yaşaya yaşaya kanıksadığımız bu şiddet olaylarının bitmesi yerine artması ve bunun için gerçek bir çaba sarf edilmemesi mi? Suçluların cezalarını çekmeleri için alt yapıdaki eksikliklerin düzenlenmesi ve caydırıcı cezaların getirilmesi sağlanmalıyken; yandaşlıklara son verilmesi gerekirken, bir yandan da ivedilikle EĞİTİM, SAĞLIK, ADALET, KOLLUK KUVVETLERİ ile bilgilendirici ve önleyici tedbirlerin alınması zorunlu olduğu görülmekte midir?

Yazının Devamı

Ankaralı, Yavaş dedi…

yeniankaracom.tr Ankara’nın nabzını tuttu. Yeni Ankara TV Muhabiri Tuğba Sarıkaya sordu “Cumhuriyet Halk Partisi'nin, Cumhurbaşkanı adayı olarak kimi görmek istersiniz? “

Aslında beklenen tepki böyleydi ancak aradaki manidar olan cevaplar da gelmedi değil. Başkentliler açık ara Cumhurbaşkanı adayı olarak İmamoğlu yerine Mansur Yavaş’ı seçti. Kimi “Çalışmaları iyi ama daha iyisi yapılabilir, yine de seviyorum” dedi. Kimi “Bir duruşu var, tabii ki Mansur Yavaş“ derken; Özgür Özel’i bile isteyenler vardı… İmamoğlu’nu tercih edenler de bulunsa da oranlamaya bakılınca ve Ankara’nın Büyükşehir Belediye Başkanlığını yapmış olması tarafına da bakılınca Ankaralının, Yavaş demesi çok da şaşırtmadı. Ben de bir Ankaralı olarak tabii ki Mansur Yavaş diyorum. Yine de eksiklikleri var ama düzeltilebilir ve daha iyisi çok daha iyisi yapılabilir diyenlerdenim.

Mesela metro istasyonlarında sıkça karşılaştığımız narkotikli gençlerin akranlarına zorbalık yapmasının önüne geçilebilir. X Ray cihazları daha verimli kullanılabilir. Elinde kesici, delici aletlerle elini kolunu sallayarak metroya binememeli. Güvenlik görevlileri bu konuda duyarlı ve bilinçli olmalı, tedbir almalı.

Yazının Devamı

Biri gider, biri gelir…

Ne zaman "oh be" diye nefes almak üzere olduğunuzu ya da sırtınızdaki sıkıntı dolu çuvalı artık yere atacağınızı düşünseniz başka bir sıkıntı ile karşılaştığınızı görürsünüz ya. İşte tam da ondan bahsedeceğim size. Çünkü biri gitti derken öbürü çoktan gelmiş de bizim haberimiz sonradan olmuş, haberimiz yok.

Ankara’nın göbeğindeki bir evde, resmi nikâhlı bir kadının üzerine bir metres getirilmişti. Dört yıl önce sapkın babası, gurursuz annesinin üzerine getirdiği metresi nihayet evden kovmuştu. Sanki eve kraliyet nişanesi takarcasına törenlerle getirmemiş, onun için bütün ev ahalisinin hayatını rezil etmemiş gibi. Sanki onun bir dediğini iki etmeden, bütün isteklerini emir telakki etmemiş, her dileğini en iyi şekilde yerine getirmemiş gibi.

Birden "pufff "diye bitmişti o büyük aşk gösterisi. Demek ki aşk değildi. Neyse sebep her neyse de bu durum aile fertleri için sevindirici bir haberdi ama en çok da Picasso’nun kızı için çok iyiydi. Çünkü o böyle aşağılık bir durumu kabullenemiyordu, bir türlü aklı havsalası almıyordu. Çok geçmedi tabii bu sevindirici haberin gerçek bir rahatlama olmadığı. Her ne kadar Picasso’nun kızı üniversite sınavına girmiş ve güzel sonuçlar almışsa da evden defolup gitme niyetinde olsa da küçük amcası Mehmet Akif’in o dönemde kendisine hayatını kurtarmak için okumak ve koluna bir altın bilezik takmak zorunda olduğu konusundaki ikna etme çabalarıyla sürekli karşı karşıya kalıyordu. "Keşke dinleseydim" dediği günleri çok yaşayıp onu çok özlediğini dile getirmekten vazgeçmiyordu Picasso’nun kızı. Artık çok geç ve kafasına koyduğunu yapan o keçi inatlı boğa burçlu bu tatlı cadı tercih yapmadı ve başını tamiri çok zor bir belaya sokmuştu. Bela kişiden kişiye değişir belki ama bu belli ki Picasso’nun 35 sene sonra anlattığında bile hala pişmanlıkla söz ettiğine göre gerçekten bir bela olduğu kesin.

Yazının Devamı

Picasso’nun kızını yanlış mı yaptı?

Artık babasının hiç kimseyle görüştürmeye niyeti olmadığını gören ve etrafındaki durumu iyi ailelerin çocuklarıyla evlenmesine izin vereceğine inanan Picasso’nun kızı, eve hâlâ yatılı gelen erkek kuzenlerle de uğraşıyordu. Sanki az sıkıntısı var gibi...

Daha önce evinde misafir olan kuzenin teşebbüs ettiği şeyden sonra artık evde kimseyi görmek istemiyordu. İleride bu kanatsız melek olan adam hakkında yanlış düşündüğünü görecekti elbet ama geçen birkaç sene içinde yaşadıkları onun her misafir erkeğe ön yargılı olmasına sebep oluyordu. Öyle ki bu adamcağızdan korunmak için yine onu misafir adamla aynı yerde uyutan sorumsuz ve sevimsiz ebeveynlerine rağmen kendisi gidip kardeşinin yanına sokulmuş, onunla uyumayı tercih etmişti. Ama kendini güvenceye almakla kalmayıp, adamcağız üzerindeki biti pireyi dökmek için banyoya girdiğinde, bu uyanık geçinen tatlı cadı kızın adama yaptıkları... Evdeki şofbeni kapatıp buz gibi suyla yıkanmasına sebep olmuş ve bu da yetmez gibi, cebindeki kimliğini ve ne kadar parası varsa hepsini alıp çöpe basmıştı. Kendince onu bu evde rahatsız ederse bir daha gelmek istemeyeceğini düşünüp ona göre yanlış davranışlarda bulunuyordu. Sofraya tabakları taşırken onun tabağına zehir zemberek tuzu boca etmiş ve ağzı var dili yok adamın aç-aç, sofradan kalkmasına sebep olmuştu.

Korunmak istemek onun en doğal hakkıydı elbette ama bu sefer yanlış insanı cephe almış ve onun o evde kaldığına kalacağına pişman etmeyi başarmıştı. Kendince “sıkıysa yarın da bir gelsin bakalım ben daha ona, neler yapacağım...“ derken onun cebindeki bütün parayı çöpe basması ve kimseden para isteyemeyecek kadar utangaç ve garip olan bu yalnız adamı çok zor duruma düşürdüğünün farkında bile değildi.

Yazının Devamı

Kaçmak en kolay yol sanki!

Bazen mücadele etmek yerine kaçarak o sıkıntıdan kurtulacağımız düşüncesine kapılırız ama aslında doğru seçim asla bu değildir.

Özellikle tecrübesizken, hayatın bize neler getireceğini ve götüreceğini çözememişken, yanlış karar verdiğimiz durumlar daha fazladır. İşte, daha lise iki öğrencisi bir kız çocuğu da babasının hışmından, sapkınlıklarına şahit olmaktan ve annelikten, eş olmaktan bihaber annesinden kaçıp kurtulmayı düşünen Picasso’nun kızı da aynı şekilde bir zor durumdaydı.

Neyin doğru, neyin yanlış karar olduğunu çözemiyordu. Sınıf arkadaşı Sevgi’nin ağabeyine anlattıkları ile Tuğrul’un Picasso’nun kızı ile ilgili her şeyi biliyor olması ve ona acımasıyla başlayan durum bir okul çıkısında onu görüp beğenmesiyle farklı bir boyuta taşınmıştı. Kısa sürede birbirlerine âşık oldular ya da öyle zannettiler. Arkadaşı aracılığı ile mektuplaşıyor ve uzun uzun gelecekle ilgili planlar yapıyorlardı. Picasso’nun kızı kendini çok özel hissetmeye başlamıştı çünkü ona kıymet veren dinleyen, anlayan en azından buna gayret gösteren biri vardı artık.

Yazının Devamı

Picasso’nun kızı evden mi kaçıyor?

Picasso’nun kızı o kadar bunalmıştı ki; babasının sapkın davranışlarından ve annesinin acizliklerinden artık onlarla aynı yuvada, hayır, hayır yuva böyle bir şey olamaz! Artık onlarla aynı evde olmak istemiyordu.

Ama henüz lise birinci sınıftaydı ve nasıl kurtulacaktı bu durumdan bilmiyordu. Kafasında vardı bazı planları ama korkuyordu da. Çünkü babasının parası ve çevresi çoktu, o daha çok uzaklaşmadan hemen emniyet müdürü arkadaşlarının yardımıyla bulunur ve onu kaçtığına pişman eder hatta belki okuldan bile alabilirdi. Hem kaçtığında nerede kalacak, nerede yaşayacak bilemiyordu. Başına bir kötülük gelmesinden de çok korkuyordu ama bu evden nasıl kurtulur onu da bilemiyordu. Üstelik okulunu , derslerini hele öğretmenlerini o kadar çok seviyordu ki onları göremezse hayatında büyük bir boşluk daha oluşabilirdi. Bütün öğretmenleri de Picasso’nun kızını çok seviyordu. O akıllı, çok saygılı ve sosyal etkinliklere yer alan , sporla , sahne sanatları ile ilgili aktivitelere de zevkle katılan bir çocuktu. Çok sevdiği bir felsefe öğretmeni ve coğrafya öğretmeni ile çok daha yakınlardı. Onlar Picasso’nun kızının sıkıntılarından haberdar ve yardımcı olmaya en azından onu dinleyerek yalnız olmadığını hissettirmeye çalışıyorlardı. Şimdi ise ne o kadar kıymetli ve öğrencisine bu kadar özen gösteren öğretmen kaldı ne de öğretmenine böylesine saygılı ve sevgi dolu öğrenci diye düşünüyordu Picasso’nun kızı. O günleri anlatırken büyük bir özlemle ve hem gururla gözleri dolarak anlatıyordu.

Aynı okulda olan erkek kardeşi ve iki kuzeni de Picasso’nun arkasında sanki birer hafiye gibi, babasının ve amcasının korkusundan ablalarının kantinden kaç simit aldığına ve teneffüste kiminle sohbet ettiğine kadar detaylı bilgi veriyorlardı. Ve nihayet felsefe öğretmeni ile bahçede konuşurlarken gören kuzeni ve erkek kardeşi, akşam Picasso’nun kızı için hiç de hoş olmayan bir plan yapıyorlardı. Ve yazık ki bu plandan habersiz, okulda oynayacakları “ Keşanlı Ali destanı” repliklerini ezberlemek için büyük bir gayret gösteriyor ve heyecanla o günü bekliyordu. Akşam odasında ödevlerini bitirip ezberlerini yapmaya çalışan Picasso’nun kızı birden odasının çalınmadan açılmasıyla ve “ babam seni çağırıyor “ diyen kardeşinin güzel, koca, kara gözleriyle karşı karşıya geldi. Picasso’nun kızı salona gittiğinde evin metresi Kezban, kötü anne, iki kuzen ,bir erkek kardeş ve dünyadan bir haber en küçük erkek kardeş öyle kendisine bakıyordu. Baba çocuklara dönerek “- ben size yanında bir erkek gördüğünüzde bu o…..nun kemiklerini ve o yanındakini de iyice benzetmeden eve gelmeyin dememdim mi lan?“ diye kardeşe ve kuzenlere hönkürdü. Ve arkasından .Elindeki çamaşır makinesi hortumunu erkek kardeşinin eline verdi ve”- al bunu kazağını çıkart, atleti kalsın, ablanızı adam edin” dedi. Her ne kadar Picasso’nun kızı torunların en büyüğü olduğu için hepsinin ablası olsa da çocukların baba ve amca müsfettesi olan bu yobaz adamın dediklerinin etkisiyle ve korkuyla harfiyen yerine getiriyorlar. Bu sefer bu dövme işinin kendilerinin üzerine bırakılmasından rahatsız olan çocuklar itiraz etse de, onların çaresiz kaldıklarının farkında olan Picasso’nun kızı tarafından cesaretlendirilip banyoya geçtiler. Bu ne ilkti ne de son ama ilk olan şey felsefe öğretmenini de babasının işçileri tarafından bacakları kırılana kadar dövülmesiydi. Onun babası olacak psikopatın yaptığından emin olan Picasso’nun kızı kaçmak gibi bir fikirle kimlerin başını yakacağını da daha iyi anlamış ve iyice korkmuş ama yeni çareler aramaya başlamıştı bile. Bu böyle devam edemezdi.

Yazının Devamı

Picasso’nun kızı yaşadıklarıyla daha hızlı büyüyor

Her çocuk, anne ve babasını birlikte olmasını diler. Tabii anne ve babası doğru ve sağlıklı ilişki içerisindeyse. Psikolojik ve fiziksel şiddet ya da ihanet gibi ağır bir durum yoksa çocukları etkileyecek bir sıkıntı yoksa çocuklar, anne babaları birlikte olsunlar temennisindedir.

Tabii bu durum Picasso’nun hayatından kesitlere pek uymuyor. Çünkü bu hikayede her türlü şiddet, ihanet ve benzeri durumlar çok ağır yaşanıyor özellikle çocuklar tarafından… Peki, ne mi oldu bu kadın geldikten sonra? Picasso’nun kızı, babasının ahlaksızlıklarına devam etmesine, her yediği sopaya rağmen karşı durmayı sürdürdü. Çünkü o, annesinin ve babasının inadına bir yoldaydı. Onlar gibi asla düşünmüyor ve asla onlar gibi davranmıyordu. Eee tabii çocuktu belki, onlar gibi davranamaz zaten diyecek olabilirsiniz ama ben de “adam olacak çocuk küçükken belli ediyor kendisini“ derim.

Adaletsizliğe ve ahlaksızlığa tepkisi alkış tutulacak bir övgüye sebepti kanımca. Anne yerine kardeşlerine anne gibi sahip çıkması ise başka bir hasletti sanki. Bu, babasıyla olan inatlaşmaları onun daha fazla şiddet görmesine ve hakarete uğramasına sebep oluyordu. O, keçi inadı ile de daha fazla inatlaşıyor, babasına daha dik davranmayı sürdürürken adeta, el yükseltiyordu. Bu, onun o narin bedeninde inanılmaz ağır darbelere, bazen yere düştükten sonra tekmelenmesine, bazen dövüldükten sonra iç çamaşırlarıyla tuvalete kilitlenmesine, bazen çamaşır makinesinin o sert plastik hortumuyla dövülmesine, bazen de belinden çıkarttığı kemerin tokalı kısmıyla dövülmesine sebep oluyordu.

Yazının Devamı

Picasso’nun kızı anlatmaya devam ediyor

Anne-çocuk arasında farkında olmadan bir bağ gelişir ve bu bağ giderek artarak güçlenir ve büyür.

Sağlıklı olan anne-çocuk ilişkileri bu şekildedir. Tabii bu ve bunun gibi aile bağlarının olması gerektiği gibi olabilmesi için sevgi bağından başka öğelerin de olması şart. Annenin de babanın da söz ve davranışlarının çocuklarına karşı doğru ve uyumlu olmalıdır. Güven aşılamalı, sözleri ve davranışları birbirlerini destekler ve aynı konularda farklı düşüncelerde çocukları karşısında tutarlı davranışlar sergilemeleri de çok önemlidir.

Picasso’nun kızının anlattıklarına bakılırsa bu maddi anlamda çok zengin olmalarına rağmen duygusal anlamda aynı şeyleri söylemek pek de mümkün görünmüyordu. Picasso’nun babası çocukken çıkıp gelmiş Ankara’ya çeşitli işlerde çalışmış ve deneyimlemiş. Çalışkan ve yorulmak bilmeyen bir çocukmuş ve yanında çalıştıklarının desteği ve ticari zekasıyla hatırı sayılır bir servete ulaşmış. Yazık ki çok para huzur değil bazen sıkıntı da getirebiliyor, kullanmayı ya da idare etmeyi bilmeyince. Lafın neresinden başlamalı bilmiyorum emin olun ben duyduğumda da rahatsız olmuştum, yazarken de rahatsız oluyorum. Çünkü Ankara'nın merkezinde tanınmış, hatırı sayılır bir servete ve çevreye sahip olan bu adam boşanmayı kabul etmeyen ya da öbür tarafından da hatırlatma yapayım; şiddet, hakaret ve ihanetle iç içe yaşamayı kabul edip boşanmak için bir hamle yapmayan eşin boşanma talebiyle gelmesine rağmen kocasının yakasından da düşmeyen gurursuz eş varken eve bir KUMA getiriliyor.

Yazının Devamı

Yüreğimiz yandı, başımız sağ olsun

Gün geçmiyor ki yurdumuza can sıkıcı bir haber almayalım derken, aldığımız son acı haber hepimize dilimizi ısırmamıza sebep oldu. Canımızı gerçekten çok gerçekten çok yaktı. Haberi izlerken öfkeden yerimizde duramazken , “ - yine mi arkadaş bu nasıl bir saçmalıktır? Bu nasıl bir ihmaller silsilesidir demekten kendimizi alamazken , içimizdeki o korkunç yangınla boğazımız düğümlendi , göz yaşlarımızı tutamadık. O kadar yandı ki canımız hemen hemen hepimiz yanımızda kim varsa sarılıp o acımızı paylaştık, adeta o anları o canlarımızla yaşadık ve kahrolduk.

Kısa tatilden istifade ; bir nefes almak, biraz yorulmakla birlikte kafa dağıtıp dinlenmek, belki de kara hasret kaldığımız, mevsimleri bile adam gibi zamanında yaşayamadığımız ana tat katmak için planlar yapıldı. Heyecanla valizler hazırlandı yollara konuldu. Kim bilebilir ki ölüme gidildiğini… Kim bilebilir ki eğlenmek için koşa koşa gittiği tatilin kendisine cehennem olacağını… Ben söyleyeyim beyler, hanımlar…Bu pervasız , sorumsuz YÖTECİLER bilmeliydi…

Herkes, hemen sadece işletme sahibini suçlarken; tabi , haklı olarak ancak, o yapının bu kadar hayati eksiklerine rağmen ruhsat verenden tutun, o ruhsatın düzenlenmesinde olur veren mühendislerin, belediyenin, o ilinin kaymakam ve valisinin hatta daha da ileri götüreyim, her dayısına , her istediği oluru rahatça verip SİSTEMSİZLİK ÜZERİNE KURULMUŞ SİSTEM i inşa edip uygulayan HÜKÜMET de en az işletme sahibi ve üst düzey diğer yöneticiler kadar suçludur. Artık işletme sahibinin ceza almasının bir anlamı yok sadece teselli olabilir. Gideni geri getirmez. O büyük acıyı dindiremez. Hepimizin korktuğu ani ölümün bu sefer de, yine birilerinin rahat rant sağlamak için yaptığı işlemlerin sonucunda 79 kişiye ulaşan can kaybıyla karımıza çıkmıştır. Kaybımız sadece DNA'larından tanınabilecek hale gelen 79 cenazenin değil aynı zamanda her birinin annesi, babası, kardeşleri, çocukları, eşleri ve bütün ülkemizin acı kaybıdır.

Yazının Devamı

Picasso’nun kızı olmaya devam…

Bir çocuğun yaşına göre kafasındaki tek meşguliyeti oyun oynamak ya da dersleriyle ilgilenmek olmalı.

Güvende olmak onun ilk hakkıdır. Yaşama hakkı, sağlıklı olma hakkı, eğitim alma hakkı, oyun oynama, şarkı söyleme, güzel rüyalar görme, şeker yemek daha güzel ne varsa onlar için bütün güzellikleri yaşama hakkı olmalı.

İşte bu imkanların sağlandığı çocuklarımızın sayısının azaldığı bir ortama daha hızlı bir şekilde evriliyoruz.

Yazının Devamı

Picasso'nun kızı öğrenmeye devam ediyor

Bugün aynı aileden devam edeceğim. Bu aile belki uç bir örnek gibi gelebilir ama emin olun benzerleri çok yazık ki!

Bu sefer ne mi oldu? Anlatayım anladığım kadarıyla. Bencil ve sığ düşünen anne baba çocuklarının yattığı odaya bir yabancı erkeği misafir etmeyi, yatılı konuk olarak kabul etmenin, sakıncalı olabileceğini göremeyecek kadar bir cahillik ve körlük içerisindelerdi. Gönül isterdi ki, dünyanın her yerinde çocukların bir zırh içerisinde gibi korunabilmesi hatta daha da iyi bir temenni ile hiç kimsenin çocuklara zarar veremeyecek kadar güzel bir insanlık olsun. Aslında baba kendinden biraz pay biçseydi, eve gelen misafire bile yan gözle bakan bir zihniyete sahip olduğuna göre, eve kendi şantiyelerinde çalışması için köyünden çağırdığı emmoğlunun da kendisine benzer davranışlar sergileyeceğini ya da ihtimal dahilinde olduğunu kestirebilirdi. Ancak bir baba ve anne , kendisi ne kadar düzgün ahlaklı bir baba olursa olsun yine de bu gibi bir duruma sebep olabilecek şeyleri öngörebilmelidir. Yazık ki bunu göremeyecek kadar kör olan baba ve anne iki küçük erkek kardeş ve 11 yaşındaki kız çocuğunu aynı odada yatırabildiler. Ona iş veren, evini açan kişilerin kız çocuğuna cinsel istismara kalkışması ise durumun çok ucuz atlattıkları bir durumdu. Yapılmak istenen davranışın doğru bir şey olmadığını gayet iyi sezebilen çocuk, koşarak annesinin yatağına gidip olanları anlatmıştı. Cevap mı ne oldu? “ - Şşşşşştt sus baban duyacak şimdi, başımızı belaya sokar, benim yanımda uyu. “ deyip, kızının “ ama anne ….” cümlelerini ağzına tıkayan bir anne modeliyle karşı karşıyayız. Sizce anne mi daha suçlu bu durumun yaşanmasına yoksa baba mı? Ama sorsanız baba kızının kalın çorap ve baş örtüsü takması için baskı yapan ve okula giderken gelirken elli kere “ -erkeklerden uzak dur” diye kafa ütüleyen, anne tarikata dahil olan şeyhinin eteğini öpen, hu çeken bir anne ama ikisi de çocuğunun zarar görebilme ihtimalini hesaplayamayan bir cahillik içerisindeler yazık ki ! Zaten okumuş kendini geliştirmiş bir anne baba olsalardı ikisinin de evlilikleri de, bulundukları ortamlarda, çocuklarına yaşattıkları da bu olamazdı ! Küçük kız bir kere daha nasıl bir anne olmayacağının resmini çizmişti kafasında. Picassonun kızı öğrenmeye devam ediyor... Keşke sadece güzel mutlu resimler çizebilseydi…

Çocuklarınızı koruyun, onlara hangi davranışların yanlış olduğunu, yaşlarına uygun şekilde anlatın. Onları sevin, güven duyun ve size güvenmelerini sağlayın. Sizin ne kadar çok para kazandığınız ve iyi şartlarda yaşattığınız değil onlara ne hissettirdiğinizle ilgilidir verdikleriniz ya da ihmal ettikleriniz, unutmayın!

Yazının Devamı

Picasso’dan bile daha güzel bir resmettim…

Çocuğunu herhangi bir şekilde şiddet görürken (gerek fiziksel gerek psikolojik şiddet ya da cinsel istismar olsun,) ona uygulanan şiddete sessiz kalmak işlenen suça, vicdansızlığa suç ortaklığı etmekten başka bir şey değildir.

Önceki yazımda; küçük yaştaki çocukları şiddet görürken, korumak yerine görmezden gelen bir anneden ve büyük çocuğun daha fazla dayak yemek pahasına kardeşlerini korumayı tercih ettiğinden bahsetmiştim. Şiddetin birçok ailede görüldüğü üzere, şiddet sadece fiziksel şiddet olarak kalmaz, yanında psikolojik şiddet de eşlik eder. Biz anneler, çocuklarımızı bu tür durumlardan koruyabilmek için onları koruyabilecek güçte ama daha öncesinde o ‘BİLİNÇ’te olmak zorundayız. Ya o güce ve bilince sahip değilsek ne olacak peki?

Evde, evinin temizliği ve yemeğinden başka bir sorumluluğu olmayan o annenin, kendisi koca dayağı yerken çocuğunun dayak yemesinin de önüne geçmesi beklenemez diye düşünülebilir belki ama ben bunun aksine, kendisi şiddet gördüğünde sessiz kalabilse de doğurduğu yavrusuna sahip çıkmak ve o dayağı tekrar yiyeceğinden emin olsa da çocuğunu korumayı tercih etmesi daha olasıdır diye düşünüyorum.

Yazının Devamı

Güvenmek sevilmekten daha önemlidir

Bazen birkaç dakika bile geçirdiğinizde o kişinin diğer kişilerden daha özel ve farklı olduklarını fark edersiniz. Bu kişilerin bazıları, ebeveynleri tarafından özenle yetiştirilen, doğru şekilde yönlendirilen ve yanlarında oldukları hissettirilen, kendilerine GÜVEN hissettirilen çocuklardır. Diğer ve daha uç bir örnek olanlar ise ebeveynleri tarafından hep yanlış davranışları yüzünden korunma ve başarma iç güdüsü ile baş etmeyi öğrenmek zorunda oldukları hissedilip öyle büyüyen çocuklardır.

İşte tam da bundan bahsedeceğim. Bazen armut dibine düşmüyor.. En iyisini ister her anne ve baba, çocukları için... Ya da öyle olması beklenir... Tabii ruh sağlığı yerinde olmayan ya da kötülük abidesi olan nadir istisnaları dışında tutuyorum. O yüzden çocuklar için en iyi anne, her çocuk için farklı cümlelerden oluşsa da genelde bilinçli, sevgi dolu olması ortak ve en geniş tariftir sanıyorum. Hatta bazen sadece sevgi dolu olması bile yeterli gibi görünüyor. Ama düşünerek cevap verdiğimizde ya da akademik konuşmak gerekirse ilk ihtiyacımız olan duygunun aslında güvenmek olduğunu açık ara fark ederiz. Çünkü yetişkinlerde olduğundan daha yüksek bir oranla çocukların ilk sıradaki ihtiyacı güvenmek, sonra sevgidir... Tabii bu güveni ve sevgiyi hissettirmek çok daha önemli. İçinizde bir yerlerde dışarıya çıkarmayı, göstermeyi beceremediğiniz sevginin de güvenin de çok anlamlı olmadığını düşünüyorum.

Güzel duygular hissettirilmeli, hatta coşkuyla gösterilmeli. Sevmekten ve sevilmekten, güven hissettirmekten daha güzel ne olabilir ki? Siz de ebeveyn iseniz, çocuklarınıza bunu hissettirin. Artık elli yaşındayım, belki çocukken ya da gençken hissettiğim o sevgi ve güven eksikliğine o zamanki kadar ihtiyaç duymuyorum. Çocuklarıma bu eksikliklerin tam aksini yaşatmak için her fırsatta onları ne kadar çok sevdiğimi, ne kadar çok önemsediğimi dile getiriyor; her zaman ve her koşulda onların yanında olduğumu hissettiriyorum. Bunu hem beden dilimle hem davranış ve tutumlarımla göstermeye özen gösteriyorum. En azından çaba gösterdiğimi düşünüyorum.

Yazının Devamı

Affetmelisin ki rahatlayasın!

Hep aynı terane işte… ana kız muhabbeti açılınca hemen bir yargılamalar, sorgulamalar… Sen anneni seviyorsun diye herkes annesini sevmek zorunda mı canım? Bu ne saçma sapan bir zorunluluk ya da yargılamadır! Üstelik bir de bu çıkışmalar olunca, onlarla benim annemin arasındaki farkı da gördükçe iyice nefret duyuyor, affetmek iyi gelir; deneyim en azından görüşmeyi diye merhabalaşmaya başladığımda bile yine beni uzaklaştırıyor kendinden, iyice soğuyorum. Keşke Nesrin'in annesi benim annem olsaydı, hatta Meryem’in, hatta farklı şekillerde nefret duysam da babamdan, babamın annesi benim annem olsaydı.

O, okuma yazma bilmeyen ama hep doğru, hep tertemiz, o sert görünümünün altında hep sevgi yumağı olan babaannem bile annem olabilirdi. Hatta o benim annem olsaydı tek bir elimi tutması yeterdi, ben öbür boşta kalan elimle her şeyleri en güzel şekilde tutar bu kadar radikal bir kadına dönüşmezdim belki de. Bir de "barışmalısın ki ya da affetmelisin ki rahatlayasın" derler ya sinir oluyorum. Ya hu bakalım ben affetmeye hazır mıyım? Dilinle söylesen de kalbin buna hazır değilse nasıl affetmiş olurum diye kimsenin empati yaptığı yok.

Hadi siz de başlayın hemen yargılamaya, neden nasıl demeden! Anlamak yerine suçlamak daha kolay gelir çünkü insan oğluna. Kolayı seçer ve çıkar işin içinden. Belki hayatın yarısını yarıladım. Belki de başındayım ne kadar ömrüm kaldı kestiremiyorum tabi doğal olarak ama bu kadar stresin iyi gelmeyeceğini, hep düşük seyreden nabzımın söz konusu annem ve babam olunca nasıl tavan yaptığından, mideme saplanan bir kramp ya da üç beş tutup kolayca bedenimi terk etmeyen migren ağrılarımdan çok iyi biliyorum.

Yazının Devamı

Şehit analarına sordunuz mu?

Şöyle bir geçmişe gidip düşündüğümde Şubat aylarının ortalarında 1999 da özel kuvvetlerimiz tarafından derdest edilerek , iş adamı Cavit Çağların özel uçağıyla Türkiye’ye getirildiğini hatırlıyorum bebek katilinin. O Türkiye Cumhuriyeti ve askerinin de düşmanı için, özel kuvvetlerin ellerinden kaçmak isterken, uçaktan aşağıya düşüverse diye ; öfke ve rahatlama ile karışık bir hisse kapıldığımı bile çok net hatırlıyorum.

Bazı şartların sağlanması halinde 2035 de serbest kalabilme ihtimalinin olması, idama mahkum edilmesi gerekirken bizim ekmeğimizi suyumuzu içmesi ve her türlü sağlık hizmetlerini en şekilde alması beni de tüm şehit aileleri gibi rahatsız ediyor açıkçası. İdama karşıyım ; gerçekten suçlu olmayan birinin yanlışlıkla ya da kasti olarak öldürülmesi ihtimali korkunç tabi ancak bunun gibi elleri değil bütün gövdeleri kana bulanmışların, çocuklara kıyıp tecavüzlerinin kesinleşmesi , vatana ihanet gibi suçların da idamla sonuçlanmasını ve caydırıcı bir durum sunulmasını da istiyorum , bir vatansever ve çocuk koruyucusu olarak.

Yazık ki; 28 Nisan 1999'da, Türk Ceza Kanunu'nun 125. maddesine göre vatana ihanet suçu gereğince ve tabi "Silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek" suçuyla da 29 Haziran 1999'da idama mahkûm edilmesine rağmen Avrupa Birliği'ne uyum yasalarına uyum sağlayıp bebek katilinin cezası ağırlaştırılmış müebbet hapse çevrilmişti.

Yazının Devamı

Narduganımız (yeni yılımız) kutlu olsun

Nardugan veya Nartugan kelimesi, aslında Moğol dilinde 'GÜNEŞ' anlamına gelen "Nar" ile 'DOĞAN' anlamına gelen "Tuqan" sözcüğünün bir araya gelmesinden oluşmuş bir kelimedir. Kullanıldığı anlam ise tam olarak "YENİ DOĞAN GÜNEŞ YA DA YENİ DOĞAN GÜN" manalarına gelir.

İlk kutlayanlardan birisi de biz Türklerdir. Türkler öteden beri her yıl 22 Aralık'tan sonra gelen ilk dolunayda kutlar. 21 Aralık günü en uzun gecedir; artık günler uzar, geceler kısalır ve Türkler bunu bir yıl dönümü olarak nitelendirir ve NARDUGAN olarak kutlar.

Dünyaca ünlü Sümerolog, kıymetli büyüğümüz ve yakın zamanda kaybettiğimiz hocamız Muazzez İlmiye Çığ, Noel'de ve pek çok ülkede yılbaşında çam ağacı süsleme geleneğinin aslında biz Türklere ait bir gelenek olduğunu belirtti, Orta Asya Türklerinin bugünü, bu kutlamayı Nardugan olarak isimlendirdiğini de ekledi.

Yazının Devamı